• Konya21 °C
Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Demirtaş’tan ‘6-8 Ekim’: Davutoğlu’yla uzlaşmıştık, AKP algı yarattı, Ala konuşsun
12 Nisan 2018 Perşembe 13:17

Demirtaş’tan ‘6-8 Ekim’: Davutoğlu’yla uzlaşmıştık, AKP algı yarattı, Ala konuşsun

Eski HDP eş genel başkanı Selahattin Demirtaş, tutuklu olduğu ana davanın üçüncü duruşmasında 6-8 Ekim’deki Kobani olaylarının öncesini ve sonrasını anlattı.

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan başta olmak üzere hükümet kanadı her fırsatta 6-8 Ekim’deki Kobani olaylarından Demirtaş ve partisi HDP’yi sorumlu tutuyor.Savunmasında, dönemin başbakanı Ahmet Davutoğlu’yla 6-8 Ekim olayları öncesinde uzlaşıya vardıklarını, ancak olayların ardından beklenmedikleri bir yanıt aldıklarını aktaran Demirtaş, 6-8 Ekim olaylarının bastırılması için dönemin içişleri bakanı Efkan Ala’ya irtibat halinde olduklarını belirterek, “Efkan Ala’nın gelip şurada tanık kürsüsünde dinlenmesi lazım” dedi.

HDP’nin eski eş genel başkanı, 6-8 Ekim olaylarını ise “AKP eliyle, talimatıyla medya aracılığıyla yaratılmış bir algıdan ibarettir” sözleriyle tanımladı.

Demirtaş, ‘terör örgütü kurma ve yönetme’, ‘örgüt propagandası’ ve ‘suç ve suçluyu övme’ iddialarıyla 142 yıla kadar hapis cezası istemiyle yargılanıyor.

‘Davutoğlu, 1 Ekim’e randevu verdi. bir gün kala Kobani’ye geçtim’

Partisinin basın birimi tarafından paylaşılan Demirtaş’ın savunmasının ikinci bölümünden satırbaşları şöyle:

“Şimdi bizim o dönem, çözüm süreci devam ettiği için hükümetle şöyle bir diyaloğumuz vardı; diyorduk ki, ‘Bu IŞİD Kobani’de katliam yaparsa, Türkiye, hükümet buna sessiz kalırsa, bu büyük bir kırılmaya yol açar. Dolayısıyla buna izin vermeyin. Sizler hükümet olarak hem insani yardım konusunda destek sunun, hem de o dönem uluslararası koalisyon IŞİD’e karşı mücadele koalisyonu kurmuş, Türkiye de onun bir parçası, uluslararası koalisyonu da IŞİD’e karşı askeri açıdan harekete geçmek için zorlayın.’

Hükümet bu konularda adım atmıyordu. Hükümetin yaptığı şey aşağı yukarı şuydu: Özgür Suriye Ordusu adı altında bir grup besleniyor, destekleniyordu, ama o dönem ağırlıklı olarak El-Nusra, Ahrar-üş Şam gibi El-Kaide ile bağlantılı örgütler, sonradan IŞİD’e dönüşen örgütlerin bir kısmı el altından destekleniyordu. Bunlar savunmamın ilerleyen aşamasında, bütün açıklamalarımda belirttiğim şekilde, hükümetin bir Suriye politikası olarak hayata geçiriliyordu.

Davutoğlu, 1 Ekim’e randevu verdi. 1 Ekim’e bir gün kala Kobani’ye geçtim ben. Mürşitpınar Sınır Kapısı’ndan pasaportumla Kobani’ye geçtim. Yerinde her şeyi göreyim, Başbakan’la görüşeceğim, olup bitenleri kendisine izah edeyim, anlatayım. 

PYD Eş Başkanı, yöneticileri de oradaydı. Görüştüm, hepsi basına yansıdı. Birazdan anlatacağım. Türkiye’ye döndüğümde, ki zaten yürüyerek geçiyorsunuz, mahallenin öbür tarafı hemen Kobani, bu tarafa geçtiğimde basına açıklama yaptım. Basın benimle birlikte de geldi oraya, görüntüler aldı. Açıklama yaptım.

Döndükten sonra, yanımda o dönemin DTK Eş Başkanı Selma Irmak ile birlikte, Başbakanı kendisinin verdiği randevu üzerine ziyarete gittik. Başbakan Yardımcısı Yalçın Akdoğan, bir de danışmanları toplantıdaydı, beş kişiydik. Uzun uzadıya gözlemlerimi anlattım. Uluslararası alanda olup bitenler, Kobani’de olup bitenler, ne yapılması gerektiği, önerilerimi, tek tek sıraladım. Kobani’ye niye Türkiye’nin destek olması gerektiğini anlattım.

Kendisi de özetle şunu ifade etti: ‘Bizim hakkımızda, öyle IŞİD’e destek olan hükümet algısı oluştu, bunu düzeltmemiz lazım.’Dedim ki, ‘Bu algıyı oluşturan biz değiliz, bütün dünya bunu bu şekilde algıladı artık, bu algıyı yaratan HDP değil’‘Doğru’ dedi, ‘Siz değilsiniz, ama bu algının kırılması lazım, bizim böyle bir IŞİD’e desteğimiz yok, Kürtler bizim kardeşimiz. Kobani’ye her türlü desteği yapmaya hazırız ne istiyorlarsa.’

Davutoğlu: Selahattin bey, bu devlet Kürtlerin de devletidir

Ben de dedim ki, ‘Bir gün önce Kobani’deydim, PYD Eş Başkanı Asya Abdullah ile görüştüm, sizden doğrudan diyalog kurma talebi var.’ ‘Hay hay’ dedi, ‘Hemen yapacağız, çözüm sürecinde yeter ki hızla ilerleyelim. Kobani tabii ki IŞİD’in kontrolüne geçmesin, ne gerekiyorsa elimizden geleni yapacağız.’

Karşılıklı gerilimlerin de olduğu bir toplantıydı, ama nihayetinde şöyle bir uzlaşıya vardık o dönem Ahmet Davutoğlu hocayla: ‘Ben dedim, Başbakanlık çıkışında bir açıklama yapacağım,  diyeceğim ki, görüşme çok olumlu geçti, teşekkür edeceğim ve hükümetin yaklaşımı çok olumludur, inanıyorum ki, bütün bu krizler, sorunlar çözülecek. Çünkü çözüm süreci bitmek üzere, öyle bir tıkanmış ki, Kobani’ye kilitlenmiş. Hükümet gerekli duyarlılığı gösterecek, oradaki Kürtlerle de diyaloğa geçecek ve bu sorun kısa sürede çözülecek.’

Bütün mesele şudur: Kobani IŞİD’in eline geçebilir sonuçta, ama Türkiye buna göz yumdu ve öyle oldu şeklinde bir realiteyi biz kamuoyunun huzurunda gerçekleştirmemeliyiz. Türkiye destek olsun, IŞİD yine orada Kobani’yi ele geçirirse bilemeyiz. Ama nihayetinde Ankara’nın göz yumması hatta dolaylı destekleriyle oldu denmesin

‘Tamam, biz iki şey yapacağız’ dediler. ‘Birincisi Salih Müslüm’ü hemen davet edeceğiz Türkiye’ye, kendisiyle görüşeceğiz, talepleri nedir, beklentileri nedir? Kendileriyle tartışacağız.’ İki gün sonra Salih Müslim Türkiye’ye geldi. Ankara veya İstanbul’da, hatırlamıyorum basında vardır, görüşme gerçekleştirdi Dışişleri Bakanı Müsteşarı’yla. Detaylarını ben bilmiyorum, fakat beklentilerini ifade ettiler. Ahmet Davutoğlu aynen şu şekilde, o görüşmemizde de bana ifade etmişti, bizim de onlardan taleplerimiz var, onların da bizden talepleri var, daha önce de görüşmüştük, uzlaşacağımızı düşünüyorum, biz ne gerekiyorsa yapacağız.

Talep şu: Türkiye’den silah istemiyorlar, askeri destek istemiyorlar, o sırada Nusaybin’in karşısındaki Qamişlo’da kendilerinin 20-30 araçlık bir konvoyu var, yardım konvoyu. IŞİD o ara bölgeyi kontrol altına aldığı için Suriye topraklarından Kobani’ye ulaşamıyorlar, Türkiye’den bir koridor açmasını istiyorlar. Yani o konvoy Qamişlo’dan Nusaybin’e girecek, Türkiye sınırları içerisinden yaklaşık 100-150 km yol katederek Suruç’a gelecek, Suruç’tan Mürşitpınar sınır kapısından Kobani’ye gidecek. Talepleri bu, başka bir talepleri yok.

Bunun üzerine Ahmet Davutoğlu bana aynen şunu söyledi. Dedi ki, Selahattin bey, ‘Bu devlet Kürtlerin de devletidir, bunu gösterin, buna ihtiyaç var, tam zamanı’ dedi. Dedi ki, ‘Ben Hakan Fidan’a talimat vereceğim, bu konvoyun geçişi için ne gerekiyorsa derhal yapsınlar, sizin de parti arkadaşlarınız bu konuda yardımcı olsunlar.’ Ben de dedim ki onun yanında, Sırrı Süreyya Önder arkadaşımı görevlendireceğim. Kendisi Suruç’a geçsin, Urfa milletvekillerimiz ile birlikte, sessiz sedasız bu yardım konvoyunun Türkiye üzerinden Kobani’ye geçişini planlasınlar.

‘6 Ekim akşamı olağanüstü MYK toplantımız vardı’

Uzlaştık, tamam. Çıktıktan sonra hükümete teşekkür açıklaması yaptım, partiye döndüm. Hatta partide gerilim o kadar fazlaydı ki, partideki bir çok arkadaşım beni eleştirdiler, MYK üyeleri, eş genel başkan yardımcıları dediler ki, ‘Ya sen niye hemen teşekkür açıklaması yaptın, ne oldu da hükümeti bu kadar eleştirirken’. Selma hanımla birlikte anlattık, dedik ki siyaset risk almayı gerektirir. Biz bir uzlaşma arıyoruz, uzlaşma dili kullanmamız lazım. Sonuçta bu krizin çözülmesi, çözüm sürecinin devam etmesi lazım. Şöyle şöyle uzlaşmalara vardık, onlar PYD ile görüşecekler, ama biz de hükümetin zora girmeyeceği şekilde o konvoyun geçişine yardımcı olalım. Basın huzurunda davul zurnayla olmasın, hükümeti zora sokacak bir şey olmasın.

Yanılmıyorsam arkadaşlarım dört gün Urfa’da beklediler, her gün mütemadiyen beni aradılar, arayan yok hükümetten, soran yok, valiyle kaymakamla görüşüyoruz kimsenin bilgisi yok. 

Günlerce bu diyalog sürdü. Sırrı Süreyya Önder arkadaşıma ilgili bürokratları arattım. MİT Müsteşarlığı’ndan, Başbakan’dan böyle bir talimat gelmedi mi? Gecikiyor, IŞİD saldırısını her gün yoğunlaştırıyor ve Mürşitpınar Sınır Kapısı bir hafta  içerisinde IŞİD’in kontrolüne geçmek üzere. 50 metre bu taraftan 50 metre o taraftan IŞİD gelmiş durumda. İnsanlar da izliyorlar, savaş canlı yayında çıplak gözle izleniyor. Bir türlü temas kuramadılar. 

6 Ekim akşamı olağanüstü MYK toplantımız vardı. Tek gündem Kobani değildi, başka gündemlerimiz de vardı. Fakat biz o toplantıyı sürdürürken Suruç sınırındaki arkadaşlarımız aradı.

Kimler vardı isim isim hatırlamıyorum, ama MYK’nın karar alma çoğunluğu vardı. Zaten resmi alınması gereken kararları deftere yazarız. Toplantı halindeyken Suruç’ta bulunan arkadaşlarımız bir MYK üyemizi aramış, demiş ki, Mürşitpınar sınır kapısı düşmek üzere, şimdi ne yapacağız?

‘Aldınız mı boyunuzun ölçüsünü?’

Başbakan konvoyun Türkiye topraklarından geçmesini kabul etti, ama Mürşitpınar kapısı düşerse o konvoyun artık geçme ihtimali de kalmayacak. Orada birkaç bin sivil kalmıştı, büyük bir çoğunluğu Türkiye tarafına alınmıştı. Onlar da birkaç saat sonra katledilmiş olacaktı. 

Ne yapacağımızı tartışırken dedim ki, ben Başbakan ile bir görüşeyim, durumun kritikliğini, vehametini anlatayım. Başka ne yapalım? Dedik ki, bakın şu kısmı çok önemli: Biz 6 gün önce hükümete teşekkür ettik, sürecin olumlu olduğunu belirttik ve hükümete bu konuda çalışmalarda yardımcı olacağımızı benim ağzımdan Başbakanlık önünde açıkladık. Fakat aradan 5-6 gün geçti, hiçbir gelişme olmadı. Bizim bir siyasi tutum göstermemiz lazım. Hükümeti eleştiren bir şey yapmamız lazım. Çünkü bir kaç saat sonra bir katliam olduğunda, binlerce insan katledildiğinde, bizim tabanımız başta olmak üzere insanlar diyecek ki, ‘Oradaki katliamdan HDP de sorumludur. Çünkü HDP dedi ki, olumlu gelişmeler oluyor ve halkı rehavete sevk etti, hükümet de bir şey yapmadı, kandırıldık, IŞİD’liler de insanları katletti’. Bir siyasi tutum belirleyelim dedik.

Başbakan Ahmet Davutoğlu ile konuştum. Önce şunu söyledi başlarken, ‘Bu konuşmayı kamuoyuna kapalı yapıyoruz.’ ‘Tabii Sayın Başbakan, benim için problem değil’ dedim. ‘Acil bir görüşme olduğu için toplantıdan çıktım’ dedi hatta. ‘Selahattin Bey acil arıyor’ dediler, toplantıdan çıktım. Şimdi burada açıklıyorum, yargı konusu olduğu için açıklıyorum. Yoksa öyle kamuoyuna kapalı görüşme ilkesel olarak kamuoyuna açıklanmaz.

12 dakika boyunca Başbakana durumu anlatmaya çalıştım. Tabii Ahmet Davutoğlu Hoca, öyle dinlemeyi çok seven, bilen biri değil. Daha çok konuşur. 12 dakikanın herhalde 3-4 dakikası ben konuştum, geri kalanında onu dinledim.

Bana verdiği mesaj şuydu, aşağı yukarı, mealen: ‘Aldınız mı boyunuzun ölçüsünü? Bizsiz ne yapabilirmişsiniz? İşte böyle bize muhtaç olursunuz. Ortadoğu’da bizsiz yaprak kımıldamaz. Kürtler bizsiz hareket ederse, başlarına bu gelir. Hadi bakalım şimdi ne yapıyorsunuz.’ Mealen buydu.

İnanamadım. 6 gün önce konuştuğum Davutoğlu bu muydu, inanamadım. ‘Ya ne diyorsunuz Sayın Başbakan’ dedim. ‘Biz ne konuştuk, nereden nereye geldik, siz 6 gündür ne tartıştınız kendi içinizde? O konvoyun oradan geçmesini beklerken, siz bana neler söylüyorsunuz?’ ‘Böyle Selahattin Bey’ dedi. ‘Yarın olsun, bir bakarız, yarın değerlendiririz’ dedi. Dedim ki, ‘Basite alıyorsunuz. Bakın, insanlar sizden destek bekliyor. Ben çıktım, size teşekkür ettim. Destek olacağınızı açıkladınız. PYD Eşbaşkanı’nı çağırıp burada görüştünüz, bir uzlaşmaya vardınız. Yapmayın. Mesele çok kritik, bu kadar basite almayın. Lütfen bu akşam, boş bir kamyon bile olsa oraya gönderin, orada olacak şeylerin sorumluluğu çözüm sürecini berhava etmesin.’

Ahmet Davutoğlu, Ortadoğu fatihi edasıyla ne haliniz varsa görün havasındaydı. Telefon görüşmesi bitti ve morali bozuk bir şekilde toplantıya geri döndüm, arkadaşlara anlattım. ‘Budur’dedim. Arkadaşlar da dedi ki, ‘Biz de bu arada yazılı kısa bir açıklama yapmışız.’ Davaya konu açıklama budur. Bir anayasal haktır, demokratik protesto hakkı. Bunun kullanılması konusunda, daha doğrusu hükümete siyasi olarak tavır koyduğumuz konusunda.

Çünkü çözüm sürecindeyiz, görüşme yürütüyoruz. Öyle kolay kolay, Hükümet ile çatışacak bir pozisyona girmemeye dikkat ediyoruz. Hükümet de bizimle ilişkilerde buna dikkat ediyor. Çözüm sürecini yürüten iki partiyiz.

‘6-8 Ekim’i tetikleyen ölümü kim yaptı?’

Ama o gün, siyasi bir tavır açıklamamız gerekir düşüncesiyle o açıklama yapıldı. Öyle gösteriler olacak, insanlar sokağa çıkacak, provokasyonlu gösteriler olacak, beklenti de bu değildi.

Sonuna kadar ben o açıklamanın meşruiyetinin, haklılığının arkasındayım. Başbakan ile görüşme öyle tamamlanınca, hızlı bir şekilde, örgütlenmeden sorumlu arkadaşımız Suruç mitingiyle ilgilensin, ben Diyarbakır’a geçiyorum, ben de özellikle Suruç’a yakın olacağım, yarın da büyük ihtimalle Suruç’a geçerim, ben de koşulları bir araştırayım diye görev dağılımı yaptık. Suruç mitingi gerçekleşirse ben konuşacaktım.

Mesela Varto’da 25 yaşındaki arkadaşımızı öldüren kimdi? Hala belli olmuş değil. 6-8 Ekim’i tetikleyen ölümü kim yaptı, kimin silahından çıktı, hangi polis onu yaptı? Halen bulabilmiş değil Varto Cumhuriyet Başsavcılığı. Demirtaş’ın, HDP’nin üstüne atmak daha kolay. Onunla ilgili soruşturma faili meçhul olarak duruyor. Görgü tanıkları var, polisin bulunduğu yerden ateş ediliyor.

Demokratik özerklik, hendek, barikat meselelerinde de uzun uzun değineceğim. Hani diyorlardı ya ‘Güvenlik görevlileri sivil mi öldürür?’ Öldürür, öldürmez 15 Temmuz’da gördük. Kimdirler bunlar, gördük. Parlamentoyu bombaladılar, Kızılay’ı bombaladılar, köprüyü bombaladılar. Bu insanlar Varto’da HDP’li 25 yaşında bir genci mi öldürmeyecek? Yani çözüm süreciyle ilgili ciddi bir toparlama süreci içerisine girmek için uğraşırken, Kobani ile ilgili bir miting yapmaya hazırlanırken, birdenbire güvenlik güçleri içinden ateş ediliyor ve ortalık bir anda barut fıçısına dönüyor. Birkaç saat sonra Batman’da HÜDAPAR binası basılıyor, bilmem hangi ilçede HDP binası basılıyor. Biri HÜDAPAR binasına ateş açıyor, öbür tarafta biri HDP binasına ateş açıyor. Bakın, dosyalar iyi incelenirse saatlerinin bile birbirine yakın olduğu görülecek.

Aynı saatlerde, Sırrı Süreyya Önder arkadaşımı Ankara’da, bu çalışmalar kapsamında bizatihi görevlendirmiştim, Ankara’da hükümet ile temasta. Neredeyse saat başı, İçişleri Bakanı Efkan Ala ile telefonda görüşüyordu. Nerede provokasyon varsa biz il-ilçe teşkilatlarımızı seferber ediyorduk; İçişleri Bakanı, oradaki güvenlik güçlerini seferber ediyordu. Efkan Ala’yı da çağırmanız lazım. ‘Bizim kontrol edemediğimiz güvenlik güçleri var’ diyordu Efkan Ala. ‘Ama bu provokasyonu başka türlü, el ele vermezsek engelleyemeyiz.’

‘Ala gelsin, şurada anlatsın’

Ben de, doğrudan görüşmüyordum Efkan Bey ile, Sırrı Süreyya Önder aracılığıyla görüşüyorduk. ‘Katılıyorum, büyük bir provokasyon var, koordineli olalım, el ele olalım, bilgi akışı sürekli olsun aramızda’ diyordum. Nasıl durdurabiliyorsak hızlı bir şekilde, her yerde elimizden geleni yapalım.

Yarım saatte, 15 dakikada, en geç iki saatte bir Bakanla telefon trafiği kuruluyor. Şurada şu patladı, burada bu oldu, burayı siz halledin, burayı biz halledelim. Çözüm sürecini yürüten heyettedir Efkan Ala, aynı zamanda İçişleri Bakanı olarak. 8 Ekim akşamını çıkardıktan sonra evet tablo ağırdı, tam tablo önümüzde yoktu. Vahametin, vahşetin ne kadar büyük olduğu o akşam tam olarak görünmüyordu, ama takip edebildiğimiz kadarıyla onlarca kişi katledilmiş, bir sürü işyeri yağmalanmış, yakılmış, yıkılmış ve ne olacağı da belli değil. Güvenlik güçlerinin kontrolünün dışına çıkmış.

Şimdi biz, 7 Ekim öğleden sonra bunun farkına vardık. İçişleri Bakanı ile koordine halinde, bütün şiddet eylemlerini durduracak, provokasyonları durduracak tedbirleri almaya çalıştık. Tam bir koordinasyon halinde. İçişleri Balanı Efkan Ala gelsin, şurada anlatsın. Kendisi dürüst bir insandır tanıdığım kadarıyla, herhalde hiçbirini inkar etmez.

8 Ekim akşamı, yani ağır bir tablo orta çıkmış olmasına rağmen, önemli ölçüde durdurabileceğimizi düşünüyorduk. Fakat, İçişleri Bakanı Sırrı Bey’e çok tedirgin olduklarını, işin içinde bir değil birden fazla istihbarat örgütü olabileceğini, dolayısıyla ne yapıp edip 9 Ekim günü olayların devam etmeyeceği şekilde tedbir almayı düşündüklerini söylüyor. Bu çerçevede kendilerinin önerisi olarak İmralı’dan Abdullah Öcalan’dan bir mesaj getirirsek siz bunu okur musunuz diyor. ‘Çünkü bu mesaj okunduktan sonra provokatörler kolay kolay halkı tahrik edemezler. İki gündür çaba sarf ediyoruz, fakat böyle bir şey etkili olur. Biz hükümet olarak bunu düşündük, siz ne diyorsunuz?’diyor

8 Ekim’de olaylar gelişince, Bakanlık’la kurduğumuz anlayış gereğince, İmralı’dan o akşam yetiştirseydiler o akşam, 8 Ekim’de yapacaktık, fakat 9 Ekim sabahı yetişti, 9 Ekim’de yaptık. Neredeyse yüzde 99 durdu. Çünkü 9 Ekim için hepimiz çok tedirgindik.

6-8 Ekim provokasyonlarının gerçek nedenini araştırmak yerine, ‘Kimlerdi bunları yapanlar, niye yaptılar’, bütün bunları ortaya çıkarmak yerine ucuz ‘siyaseten’ de karlı bir formül buldular. ‘Katil Demirtaş, sorumlu HDP.’ Çünkü niye, işte Demirtaş kamuoyunda tanınan, yükselen, destek gören bir siyasetçiye dönüştü. Onu şu anda bitirmenin tam sırasıdır. Bir merkezden verilen talimatla günlerce aleyhimde kampanya yürütüldü. İki aya yakın, 48 gün sürdü, arşivini tuttum onun için biliyorum.

‘Geri kalan her şey illüzyondur, sahtedir’

Mutlaka Efkan Ala’nın gelip şurada tanık kürsüsünde dinlenmesi lazım. Ben Efkan Ala’ya, gözünün içine bakarak sormak istiyorum; ‘Sayın Bakan, o 3 gün boyunca biz beraber çaba sarf etmedik mi durdurmak için?’ Hayır diyemez. Dediğim gibi, kendisini vicdanlı bir insan olarak tanıdım. Hayır diyemez, evet çaba sarf ettik.

Ortada olan gerçek şudur; katledilmiş, vahşice ve sinsice katledilmiş 52 insanımız var, yüzlerce yaralı var, yakılmış yıkılmış iş yerleri, evler var. Bunların yüzde 90’ı HDP’lidir. Yani doğrudan HDP’li kitle hedeflenmiştir. HÜDAPAR’lılar da provokasyon için vahşice katledilmiştir. Olayların en yakıcı kısmı budur. Bu gerçektir. Provokasyon olduğu gerçektir. Ama geri kalan her şey illüzyondur, sahtedir. AKP eliyle, talimatıyla medya aracılığıyla yaratılmış bir algıdan ibarettir.”

Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
ÖNE ÇIKANLAR
SPOR - KONYASPOR
Tüm Hakları Saklıdır © 2015 Konya Not | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Haber Yazılımı: CM Bilişim